Paleobiyoloji Nedir? Fosillerin Ötesinde Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf
Paleobiyoloji nedir? Fosillerin anlattığından daha fazlası
Bir fosile baktığımızda çoğumuzun aklına milyonlarca yıl önce yaşamış bir canlı gelir. Kemikler, dişler, polenler, kabuklar ya da kayaçların içindeki izler bize geçmişteki yaşam hakkında olağanüstü bilgiler verebilir. Fakat burada kolayca gözden kaçan bir nokta var: Geçmişi yalnızca fosiller anlatmaz; fosilleri kimlerin bulduğu, hangi ülkelerde araştırma yapılabildiği, hangi örneklerin müzelere taşındığı ve hangi bilim insanlarının araştırmalarının görünür olduğu da bugün bildiğimiz geçmişi şekillendirir.
Tam da bu nedenle paleobiyolojiyi yalnızca “fosilleri inceleyen bilim” olarak görmek bana eksik bir tanım gibi geliyor. Paleobiyoloji, geçmişte yaşamış organizmaların biyolojisini, evrimini, ekolojisini, çeşitliliğini ve çevreleriyle ilişkilerini fosil kayıtları üzerinden anlamaya çalışan disiplinlerarası bir alandır. Ancak bu bilgi üretiminin kendisi de toplumsal koşullardan bağımsız değildir.
Bu forum yazısında özellikle toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, sömürgecilik ve bilimsel kaynaklara erişim arasındaki bağlantıya odaklanmak istiyorum. Buradaki yaklaşımım kişisel saha deneyimine değil, yayımlanmış bilimsel araştırmalara ve bilim tarihi çalışmalarına dayanıyor. Dolayısıyla kişisel deneyim aktarımı yerine kaynakların ortaya koyduğu kanıtları açıkça ayırmaya çalışacağım.
Paleobiyoloji yalnızca “çok eski canlıları incelemek” değildir
Paleobiyologlar fosillerden canlıların anatomisi, büyümesi, beslenmesi, hastalıkları, hareketleri, yaşam alanları ve evrimsel ilişkileri hakkında çıkarımlar yapabilir. Örneğin kemiklerdeki büyüme izleri bir canlının gelişim süreci hakkında bilgi sağlayabilir; dişlerin yapısı beslenme biçimine ilişkin ipuçları verebilir; fosil topluluklarının dağılımı ise geçmiş ekosistemlerin nasıl değiştiğini anlamaya yardımcı olabilir.
Burada önemli bir bilimsel ayrım var: Fosilin kendisi ile fosilden yaptığımız yorum aynı şey değildir. Fosil fiziksel bir kanıttır; onun nasıl yorumlanacağı ise kullanılan yöntemlere, karşılaştırma örneklerine ve araştırmacıların oluşturduğu modellere bağlıdır.
Bu durum özellikle insan evrimi araştırmalarında daha hassastır. Jeffrey H. Schwartz, insan paleontolojisinin tarihinde insan çeşitliliğinin zaman zaman tek çizgili bir evrim anlayışı üzerinden yorumlandığını ve dönemin ırksal varsayımlarının bilimsel yorumları etkilediğini göstermiştir. Örneğin 19. yüzyılda Avustralya'nın Yerli halklarına ilişkin dönemin ırksal sınıflandırmaları, insan evrimi hakkındaki yorumlarla iç içe geçmiştir.
Bu tarih bize önemli bir şey söylüyor: Bilimsel yöntemlerin varlığı, bilim insanlarının yaşadıkları toplumların önyargılarından otomatik olarak tamamen bağımsız oldukları anlamına gelmiyor.
Irk kavramı ile insan evriminin tarihi neden birbirine karıştı?
Bugün “ırk” kavramını biyolojik insan çeşitliliğini açıklamak için geçmişteki kadar basit biçimde kullanmak bilimsel açıdan sorunludur. Buna rağmen 18. ve 19. yüzyıllarda insanların kategorilere ayrılması, Avrupa'daki bilimsel ve siyasi düşüncenin önemli parçalarından biri hâline geldi.
İnsan fosillerinin yorumlanması da bu atmosferden etkilendi. Schwartz'ın tarihsel incelemesi, insan evriminin uzun süre doğrusal bir ilerleme modeliyle düşünülmesinin paleoantropolojideki sınıflandırmaları etkilediğini gösteriyor.
Bu geçmiş yalnızca eski kitaplarda kalmış bir mesele olarak görülmemeli. Çünkü bir bilim dalının geçmişte hangi insan gruplarını “normal”, “ilkel”, “gelişmiş” veya “istisnai” kabul ettiği, daha sonraki araştırma sorularını da etkileyebilir.
Üstelik bilimsel koleksiyonların nasıl oluşturulduğu da bu hikâyenin bir parçasıdır. Batı paleontolojisinin tarihine ilişkin araştırmalar, bilimsel koleksiyonların oluşturulmasının sömürgecilik, kaynak çıkarımı ve Yerli toplulukların topraklarından materyal alınmasıyla kesiştiğini ortaya koyuyor. Monarrez ve çalışma arkadaşları, Batı paleontolojisinin tarihinin Siyah, Yerli ve diğer ırksallaştırılmış topluluklara yönelik dışlama ve silme pratikleriyle bağlantısını ayrıntılı biçimde ele alıyor.
Dolayısıyla “Bu fosil kime ait?” sorusunun yanında “Bu fosil kim tarafından, hangi koşullarda bulundu ve bugün nerede tutuluyor?” sorusu da önem kazanıyor.
Sömürgecilik ve paleobiyolojide bilgi eşitsizliği
Bence konunun en çarpıcı taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
2022'de Nature Ecology & Evolution'da yayımlanan bir araştırma, son yaklaşık otuz yıldaki fosil verilerinin küresel dağılımını inceledi. Çalışmaya göre yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerdeki araştırmacılar fosil verilerinin yaklaşık yüzde 97'sine katkıda bulunuyordu. Araştırmacılar bu durumu yalnızca jeolojik koşullarla açıklamıyor; ekonomik kaynaklar, eğitim olanakları, siyasi istikrar ve sömürgecilik mirasının da fosil araştırmalarının coğrafi dağılımını etkilediğini gösteriyor.
Bu çok önemli bir eşitsizlik yaratıyor.
Bir ülkenin topraklarında çok sayıda fosil bulunması, o ülkenin bilimsel literatürde aynı ölçüde temsil edildiği anlamına gelmiyor. Kazıyı gerçekleştiren ekip başka bir ülkeden gelebilir, örnek başka bir ülkenin müzesine taşınabilir, analiz başka bir ülkede yapılabilir ve makalenin yazar listesinde fosilin çıktığı ülkeden araştırmacılar hiç bulunmayabilir.
Meksika ve Brezilya'daki fosil araştırmalarını inceleyen bir çalışma, yerel uzmanların araştırmalara dahil edilmemesi, izinlerin yeterince belirtilmemesi ve fosillerin yabancı koleksiyonlarda tutulması gibi sorunların “bilimsel sömürgecilik” tartışmasını gündeme getirdiğini gösteriyor.
Bu noktada sınıf faktörü de devreye giriyor. Bilim yapmak için laboratuvar, seyahat bütçesi, burs, yabancı dil, akademik ağlar, konferanslara katılım ve yayın ücretleri gibi kaynaklara ihtiyaç duyulabiliyor. Dolayısıyla “Kim bilim insanı olabilir?” sorusu yalnızca yetenekle ilgili değildir; ekonomik ve kurumsal koşullarla da ilgilidir.
Toplumsal cinsiyet: Fosili bulmak kadar kimin görünür olduğu da önemli
Paleontolojinin uzun süre erkeklerin hâkim olduğu bir alan olarak görülmesinin tarihsel nedenleri var. Arazi çalışmaları fiziksel dayanıklılık ve uzak bölgelerde çalışma gerektirdiğinden, geçmişte kadınların bu çalışmalara uygun olmadığı yönünde toplumsal kabuller oluşturulmuştu.
Oysa bilim tarihi bunun tersini gösteren çok sayıda kadın araştırmacının varlığını ortaya koyuyor.
Daha yeni bibliyometrik araştırmalar, omurgalı paleontolojisinde kadınların katılımının zaman içinde arttığını, fakat liderlik pozisyonları ve özellikle ilk ya da sorumlu yazarlık gibi görünür akademik roller açısından eşitsizliklerin sürdüğünü bildiriyor. Çalışmada kadın paleontologların örtük önyargılar, toplumsal beklentiler ve kurumsal engellerle karşılaşabildiği; saha çalışmalarında güvenlik ve taciz sorunlarının da ayrıca önem taşıdığı belirtiliyor.
Burada kadınların deneyimlerini tek bir kalıba sokmamak gerekiyor. Her kadın paleontolog aynı engelleri yaşamaz. Aynı şekilde erkek araştırmacıların tamamının avantajlardan eşit biçimde yararlandığını söylemek de doğru olmaz. Sınıf, ülke, etnik köken, engellilik, yaş, akademik statü ve aile sorumlulukları toplumsal cinsiyet deneyimini değiştirebilir.
Örneğin maddi imkânları sınırlı bir ülkede çalışan bir kadın araştırmacının yaşadığı sorun, zengin bir ülkedeki erkek bir araştırmacının sorunundan tamamen farklı olabilir. Fakat aynı kadın araştırmacı kendi ülkesinde bilimsel kaynakların merkezden uzaklaştırılmasından etkilenirken, uluslararası akademide kadın olmanın getirdiği başka engellerle de karşılaşabilir. Bu nedenle meseleyi yalnızca “kadın-erkek” ikiliğine indirgemek yerine kesişimsellik üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
Kadınların ve erkeklerin meseleye yaklaşımı konusunda neden genelleme yapmamalıyız?
Toplumsal cinsiyet üzerine tartışmalarda sık sık “kadınlar duygusal ve empatik yaklaşır, erkekler ise çözüm odaklıdır” gibi genellemeler duyuyoruz. Bilimsel açıdan bu tür kesin kategoriler dikkatle ele alınmalı.
Paleobiyoloji nedir? Fosillerin anlattığından daha fazlası
Bir fosile baktığımızda çoğumuzun aklına milyonlarca yıl önce yaşamış bir canlı gelir. Kemikler, dişler, polenler, kabuklar ya da kayaçların içindeki izler bize geçmişteki yaşam hakkında olağanüstü bilgiler verebilir. Fakat burada kolayca gözden kaçan bir nokta var: Geçmişi yalnızca fosiller anlatmaz; fosilleri kimlerin bulduğu, hangi ülkelerde araştırma yapılabildiği, hangi örneklerin müzelere taşındığı ve hangi bilim insanlarının araştırmalarının görünür olduğu da bugün bildiğimiz geçmişi şekillendirir.
Tam da bu nedenle paleobiyolojiyi yalnızca “fosilleri inceleyen bilim” olarak görmek bana eksik bir tanım gibi geliyor. Paleobiyoloji, geçmişte yaşamış organizmaların biyolojisini, evrimini, ekolojisini, çeşitliliğini ve çevreleriyle ilişkilerini fosil kayıtları üzerinden anlamaya çalışan disiplinlerarası bir alandır. Ancak bu bilgi üretiminin kendisi de toplumsal koşullardan bağımsız değildir.
Bu forum yazısında özellikle toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, sömürgecilik ve bilimsel kaynaklara erişim arasındaki bağlantıya odaklanmak istiyorum. Buradaki yaklaşımım kişisel saha deneyimine değil, yayımlanmış bilimsel araştırmalara ve bilim tarihi çalışmalarına dayanıyor. Dolayısıyla kişisel deneyim aktarımı yerine kaynakların ortaya koyduğu kanıtları açıkça ayırmaya çalışacağım.
Paleobiyoloji yalnızca “çok eski canlıları incelemek” değildir
Paleobiyologlar fosillerden canlıların anatomisi, büyümesi, beslenmesi, hastalıkları, hareketleri, yaşam alanları ve evrimsel ilişkileri hakkında çıkarımlar yapabilir. Örneğin kemiklerdeki büyüme izleri bir canlının gelişim süreci hakkında bilgi sağlayabilir; dişlerin yapısı beslenme biçimine ilişkin ipuçları verebilir; fosil topluluklarının dağılımı ise geçmiş ekosistemlerin nasıl değiştiğini anlamaya yardımcı olabilir.
Burada önemli bir bilimsel ayrım var: Fosilin kendisi ile fosilden yaptığımız yorum aynı şey değildir. Fosil fiziksel bir kanıttır; onun nasıl yorumlanacağı ise kullanılan yöntemlere, karşılaştırma örneklerine ve araştırmacıların oluşturduğu modellere bağlıdır.
Bu durum özellikle insan evrimi araştırmalarında daha hassastır. Jeffrey H. Schwartz, insan paleontolojisinin tarihinde insan çeşitliliğinin zaman zaman tek çizgili bir evrim anlayışı üzerinden yorumlandığını ve dönemin ırksal varsayımlarının bilimsel yorumları etkilediğini göstermiştir. Örneğin 19. yüzyılda Avustralya'nın Yerli halklarına ilişkin dönemin ırksal sınıflandırmaları, insan evrimi hakkındaki yorumlarla iç içe geçmiştir.
Bu tarih bize önemli bir şey söylüyor: Bilimsel yöntemlerin varlığı, bilim insanlarının yaşadıkları toplumların önyargılarından otomatik olarak tamamen bağımsız oldukları anlamına gelmiyor.
Irk kavramı ile insan evriminin tarihi neden birbirine karıştı?
Bugün “ırk” kavramını biyolojik insan çeşitliliğini açıklamak için geçmişteki kadar basit biçimde kullanmak bilimsel açıdan sorunludur. Buna rağmen 18. ve 19. yüzyıllarda insanların kategorilere ayrılması, Avrupa'daki bilimsel ve siyasi düşüncenin önemli parçalarından biri hâline geldi.
İnsan fosillerinin yorumlanması da bu atmosferden etkilendi. Schwartz'ın tarihsel incelemesi, insan evriminin uzun süre doğrusal bir ilerleme modeliyle düşünülmesinin paleoantropolojideki sınıflandırmaları etkilediğini gösteriyor.
Bu geçmiş yalnızca eski kitaplarda kalmış bir mesele olarak görülmemeli. Çünkü bir bilim dalının geçmişte hangi insan gruplarını “normal”, “ilkel”, “gelişmiş” veya “istisnai” kabul ettiği, daha sonraki araştırma sorularını da etkileyebilir.
Üstelik bilimsel koleksiyonların nasıl oluşturulduğu da bu hikâyenin bir parçasıdır. Batı paleontolojisinin tarihine ilişkin araştırmalar, bilimsel koleksiyonların oluşturulmasının sömürgecilik, kaynak çıkarımı ve Yerli toplulukların topraklarından materyal alınmasıyla kesiştiğini ortaya koyuyor. Monarrez ve çalışma arkadaşları, Batı paleontolojisinin tarihinin Siyah, Yerli ve diğer ırksallaştırılmış topluluklara yönelik dışlama ve silme pratikleriyle bağlantısını ayrıntılı biçimde ele alıyor.
Dolayısıyla “Bu fosil kime ait?” sorusunun yanında “Bu fosil kim tarafından, hangi koşullarda bulundu ve bugün nerede tutuluyor?” sorusu da önem kazanıyor.
Sömürgecilik ve paleobiyolojide bilgi eşitsizliği
Bence konunun en çarpıcı taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
2022'de Nature Ecology & Evolution'da yayımlanan bir araştırma, son yaklaşık otuz yıldaki fosil verilerinin küresel dağılımını inceledi. Çalışmaya göre yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerdeki araştırmacılar fosil verilerinin yaklaşık yüzde 97'sine katkıda bulunuyordu. Araştırmacılar bu durumu yalnızca jeolojik koşullarla açıklamıyor; ekonomik kaynaklar, eğitim olanakları, siyasi istikrar ve sömürgecilik mirasının da fosil araştırmalarının coğrafi dağılımını etkilediğini gösteriyor.
Bu çok önemli bir eşitsizlik yaratıyor.
Bir ülkenin topraklarında çok sayıda fosil bulunması, o ülkenin bilimsel literatürde aynı ölçüde temsil edildiği anlamına gelmiyor. Kazıyı gerçekleştiren ekip başka bir ülkeden gelebilir, örnek başka bir ülkenin müzesine taşınabilir, analiz başka bir ülkede yapılabilir ve makalenin yazar listesinde fosilin çıktığı ülkeden araştırmacılar hiç bulunmayabilir.
Meksika ve Brezilya'daki fosil araştırmalarını inceleyen bir çalışma, yerel uzmanların araştırmalara dahil edilmemesi, izinlerin yeterince belirtilmemesi ve fosillerin yabancı koleksiyonlarda tutulması gibi sorunların “bilimsel sömürgecilik” tartışmasını gündeme getirdiğini gösteriyor.
Bu noktada sınıf faktörü de devreye giriyor. Bilim yapmak için laboratuvar, seyahat bütçesi, burs, yabancı dil, akademik ağlar, konferanslara katılım ve yayın ücretleri gibi kaynaklara ihtiyaç duyulabiliyor. Dolayısıyla “Kim bilim insanı olabilir?” sorusu yalnızca yetenekle ilgili değildir; ekonomik ve kurumsal koşullarla da ilgilidir.
Toplumsal cinsiyet: Fosili bulmak kadar kimin görünür olduğu da önemli
Paleontolojinin uzun süre erkeklerin hâkim olduğu bir alan olarak görülmesinin tarihsel nedenleri var. Arazi çalışmaları fiziksel dayanıklılık ve uzak bölgelerde çalışma gerektirdiğinden, geçmişte kadınların bu çalışmalara uygun olmadığı yönünde toplumsal kabuller oluşturulmuştu.
Oysa bilim tarihi bunun tersini gösteren çok sayıda kadın araştırmacının varlığını ortaya koyuyor.
Daha yeni bibliyometrik araştırmalar, omurgalı paleontolojisinde kadınların katılımının zaman içinde arttığını, fakat liderlik pozisyonları ve özellikle ilk ya da sorumlu yazarlık gibi görünür akademik roller açısından eşitsizliklerin sürdüğünü bildiriyor. Çalışmada kadın paleontologların örtük önyargılar, toplumsal beklentiler ve kurumsal engellerle karşılaşabildiği; saha çalışmalarında güvenlik ve taciz sorunlarının da ayrıca önem taşıdığı belirtiliyor.
Burada kadınların deneyimlerini tek bir kalıba sokmamak gerekiyor. Her kadın paleontolog aynı engelleri yaşamaz. Aynı şekilde erkek araştırmacıların tamamının avantajlardan eşit biçimde yararlandığını söylemek de doğru olmaz. Sınıf, ülke, etnik köken, engellilik, yaş, akademik statü ve aile sorumlulukları toplumsal cinsiyet deneyimini değiştirebilir.
Örneğin maddi imkânları sınırlı bir ülkede çalışan bir kadın araştırmacının yaşadığı sorun, zengin bir ülkedeki erkek bir araştırmacının sorunundan tamamen farklı olabilir. Fakat aynı kadın araştırmacı kendi ülkesinde bilimsel kaynakların merkezden uzaklaştırılmasından etkilenirken, uluslararası akademide kadın olmanın getirdiği başka engellerle de karşılaşabilir. Bu nedenle meseleyi yalnızca “kadın-erkek” ikiliğine indirgemek yerine kesişimsellik üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
Kadınların ve erkeklerin meseleye yaklaşımı konusunda neden genelleme yapmamalıyız?
Toplumsal cinsiyet üzerine tartışmalarda sık sık “kadınlar duygusal ve empatik yaklaşır, erkekler ise çözüm odaklıdır” gibi genellemeler duyuyoruz. Bilimsel açıdan bu tür kesin kategoriler dikkatle ele alınmalı.