Fatma Girik'in Kuma filmi nerede çekildi ?

Risalet

Global Mod
Global Mod
[HEADING=1]Fatma Girik’in Kuma Filmi Nerede Çekildi? Toplumsal Cinsiyet, Sınıf ve Gelenek Üzerine Bir Forum Tartışması[/HEADING]
Giriş: Bir film mekânından çok daha fazlası

Bazı filmler vardır; üzerinden onlarca yıl geçse de anlattıkları meseleler insanın içine dokunmaya devam eder. Çünkü ekranda gördüğümüz hikâye, aslında komşumuzun, akrabamızın, hatta bazen hiç tanımadığımız bir kadının yaşadığı gerçekliklerle kesişir. Fatma Girik’in başrolünde yer aldığı Kuma da benim açımdan yalnızca eski bir Türk filmi değil, kadınların toplumdaki yeri, annelik baskısı, erkeklerin aile içindeki karar gücü ve geleneklerin bireylerin hayatını nasıl şekillendirebildiği üzerine düşünmemizi sağlayan önemli bir yapım.

Önce merak edilen soruyu yanıtlayalım: 1974 yapımı Kuma filmi, Batman’ın tarihî Hasankeyf ilçesinde ve Dicle Nehri çevresinde çekilmiştir. Döneme ilişkin yerel kaynaklarda Kesmeköprü, Suçeken ve Çeşmebaşı köyleri de çekim mekânları arasında gösterilmektedir. Batman Çağdaş gazetesinde yayımlanan yerel tanıklıklara göre film ekibi, çekimler için yaklaşık bir ay bölgede kalmıştır. Bu nedenle filmin çekim yeri sorusunun en belirgin yanıtı Hasankeyf ve çevresidir. [1][2]

Yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın üstlendiği filmde Fatma Girik, Hanım karakterini; Hakan Balamir ise Ali karakterini canlandırır. Hikâyenin merkezinde, çocuk sahibi olamadığı gerekçesiyle çevresinin baskısına maruz kalan bir kadın ve kocasının ikinci bir kadınla evlenmesi meselesi bulunur. Hanım’ın yeni eşin bulunmasında bile rol üstlenmesi, hikâyeyi daha karmaşık hâle getirir. [3]

Peki, bir kadının kendi evliliğinde başka bir kadının gelişine razı olmak zorunda kalması ne anlatıyor? Burada yalnızca kıskançlık veya aile içi anlaşmazlık mı var, yoksa kadınların hayatını belirleyen daha büyük bir toplumsal düzen mi söz konusu? Bence filmin asıl tartışmaya değer tarafı tam da bu sorularda yatıyor.

1. Kuma Filmi ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkeklerden yalnızca biyolojik özellikleri nedeniyle değil, içinde yaşadıkları toplumun beklentileri doğrultusunda belirli davranışlar sergilemelerinin istenmesini ifade eder. Kadının iyi eş, fedakâr anne ve itaatkâr gelin; erkeğin ise ailenin geçimini sağlayan, karar veren ve soyunu devam ettiren kişi olarak görülmesi bu beklentilere örnek verilebilir.

Kuma filminde Hanım’ın yaşadığı sorun, bu rollerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Hanım, kocasına bağlılığıyla değerlendirilirken çocuk sahibi olamaması nedeniyle yetersiz bir eş olarak görülür. Böylece bir kadının değeri, kişiliği, emeği, sevgisi veya hayat arkadaşlığı üzerinden değil, annelik işlevi üzerinden ölçülür.

Burada önemli bir ayrıntı var: Çocuk sahibi olamama sorunu, tıbben yalnızca kadına ait bir mesele değildir. Üreme güçlüğünün kadınla, erkekle veya her iki eşle ilgili nedenleri olabilir; bazen de belirli bir neden saptanamaz. Buna rağmen geleneksel toplumsal anlayışlarda sorumluluğun kadına yüklenmesi, biyolojik bir meseleyi toplumsal bir eşitsizliğe dönüştürebilir.

Nurgül Ergül Güvendi’nin 2023 yılında Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi’nde yayımlanan çalışması, toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel yapı ve kalıp yargılar aracılığıyla şekillendiğini, kadınların bu süreçte özne olmaktan çıkarılıp nesne konumuna indirgenebildiğini tartışıyor. [4]

Hanım’ın yaşadıkları bu tartışmayla doğrudan ilişkilendirilebilir. Çünkü onun kendi hayatına ilişkin karar verme hakkı, çevresinin annelik beklentisinin gerisinde kalır.

Asıl mesele, bir kadının çocuk isteyip istememesi de değildir. Mesele, çocuk sahibi olmanın kadına zorunlu bir görev olarak yüklenmesi ve bu beklenti karşılanmadığında kadının saygınlığının sorgulanmasıdır.

Bugün de benzer bir düşünceyle karşılaşabiliyoruz. Evlenmek istemeyen kadınlara neden evlenmedikleri, çocuk sahibi olmayan çiftlere neden çocuk yapmadıkları sorulabiliyor. Bu sorular her zaman kötü niyetle sorulmasa bile kişilerin özel hayatlarını toplumsal denetime açabiliyor.

Burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insanın aile kurma, çocuk sahibi olma veya farklı bir yaşam biçimi seçme hakkını ne zaman toplumun onayına bağladık?

2. Kadınlar Neden Bazen Kendilerini Baskılayan Düzeni Sürdürür?

Filmde üzerinde durulması gereken en çarpıcı noktalardan biri, Hanım’ın kendi evliliğine başka bir kadının dâhil edilmesine razı olması ve bu süreçte yeni kadının bulunmasında rol üstlenmesidir. İlk bakışta bu davranış çelişkili görünebilir. Kendisi için acı verici olabilecek bir duruma neden katkıda bulunsun?

Ancak toplumsal davranışları yalnızca bireysel tercihler üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bir insanın kararını ekonomik bağımlılık, aileden dışlanma korkusu, çocukluk döneminden itibaren öğrendiği değerler ve çevresinin beklentileri etkileyebilir.

Hanım’ın davranışını anlamaya çalışırken onun içinde yaşadığı koşulları hesaba katmak gerekir. Kadının kendi ekonomik gelirine, bağımsız bir yaşam alanına veya ailesinden destek alma imkânına sahip olmadığı bir ortamda evliliği sürdürmek, yalnızca duygusal bir tercih olmaktan çıkabilir. Böyle bir durumda kişi, kendisine zarar veren bir düzenin içinde kalmayı daha güvenli veya kaçınılmaz görebilir.

Bu, kadınların her zaman edilgen olduğu anlamına gelmez. Aksine kadınlar, sınırlı hareket alanları içinde çeşitli stratejiler geliştirebilir; pazarlık yapabilir, dayanışma kurabilir, bazı kuralları kendi lehlerine yorumlayabilir veya zamanla düzene karşı çıkabilirler.

Ancak bir kadının zor koşullara uyum sağlamasıyla bu koşulların adil olması aynı şey değildir.

Hasan Şen ve Kezban Gümüş’ün 2020 yılında yayımlanan, Hatay’ın Samandağ ilçesine odaklanan araştırması bu konuda önemli bir örnektir. Araştırmacılar, 16 ilk eş ve 16 kuma olmak üzere toplam 32 kadınla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiştir. Çalışmada kuma evlilikleri; ekonomik koşullar, göç, eğitim, toplumsal cinsiyet ve geleneksel değerlerle ilişkili bir toplumsal olgu olarak ele alınmıştır. [5]

Bu araştırmayı bütün Türkiye’yi temsil eden bir istatistik gibi değerlendirmek doğru olmaz. Ancak kadınların deneyimlerini anlamak için doğrudan görüşmelerin ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Bir kadının neden belirli bir ilişki içinde kaldığını anlamak istiyorsak yalnızca “Neden gitmedi?” diye sormak yerine “Gitmesini zorlaştıran koşullar nelerdi?” sorusunu da sormalıyız.

Bu değişiklik, tartışmanın yönünü bireyi suçlamaktan toplumsal koşulları anlamaya çevirir.

3. Erkeklik, Aile İçi Güç ve Sorumluluk

Kuma filmindeki Ali karakteri de toplumsal açıdan değerlendirilmelidir. Çünkü hikâyeyi yalnızca kadınların çatışması olarak okumak, erkeklerin karar süreçlerindeki rolünü ve sorumluluğunu görünmez hâle getirebilir.

Geleneksel ataerkil yapılarda erkek, ailenin devamlılığını sağlamak ve soyunu sürdürmekle yükümlü görülebilir. Çocuk sahibi olamayan bir erkeğin ailesi tarafından baskı görmesi, ikinci evlilik yapmasının beklenmesi veya erkekliğinin çocuk sahibi olmakla ilişkilendirilmesi de bu anlayışın sonuçları arasında olabilir.

Bu tür beklentiler erkekler üzerinde de baskı oluşturabilir. Bir erkek ailesinin taleplerine karşı çıkmak istediğinde ailesinden dışlanmaktan, çevresinde saygınlığını kaybetmekten veya yeterince erkek görülmemekten korkabilir.

Ancak erkeklerin baskıya maruz kalmasıyla kadınların aynı düzen içinde yaşadığı sonuçlar her zaman eşit değildir. Erkeğin aile içindeki karar yetkisi daha geniş olabilirken kadın, ekonomik ve sosyal bakımdan daha ağır bedeller ödeyebilir. Dolayısıyla her iki tarafın baskı altında olması, güç ilişkilerinin eşit olduğu anlamına gelmez.

Burada çözüm odaklı yaklaşımın önemi ortaya çıkıyor. Erkeklerin toplumsal değişime katkısı, yalnızca kadınların yaşadığı sorunlara üzülmekle sınırlı kalmamalıdır. Aile içinde kararların ortak alınmasını desteklemek, çocuk sahibi olma konusundaki sorumluluğu tek başına kadına yüklememek, akrabaların baskısına karşı eşinin yanında durmak ve ev içindeki emeği paylaşmak somut adımlardır.

Üstelik bu sorumluluk yalnızca erkeklere de bırakılamaz. Kadınlar, erkekler, aile büyükleri, eğitim kurumları ve yerel topluluklar birlikte hareket etmelidir.

Her erkek ataerkil düşünceyi savunmaz; her kadın da geleneksel rolleri sorgulamaz demek yanlış olur. İnsanların tutumları eğitim, sınıf, aile deneyimleri, yaşadıkları çevre ve kişisel ilişkileriyle değişebilir. Bu nedenle cinsiyet üzerinden kesin karakter yargıları kurmak yerine, insanların hangi davranışları desteklediğine bakmak daha anlamlıdır.

Asıl soru şudur: Bir erkek, ailesinin veya çevresinin beklentileriyle eşinin hakları arasında kaldığında hangi sorumluluğu üstlenmelidir? Evlilikte adalet, aile büyüklerinin isteklerini yerine getirmekle mi, yoksa eşlerin ortak iradesini korumakla mı ölçülmelidir?
 
Üst